14 Nisan 2019 Pazar

geçmiş zaman edipleri, abdülhak şinasi hisar


GEÇMİŞ ZAMAN EDİPLERİ / ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR

* Ahmet Haşim'in Son Zamanları


Ahmet Haşim senelerden beri Kadıköyü'nde oturuyordu.Günün en çok güzelleştiği akşam ve gurup saatlerinde, bir dostunun evinde yahut bir gazinoda bulunduğu, dolaştığı ve görüştüğü sırada birden sözünü keserek ve boynunu bükerek:


-Vapur vakti geldi!


Derdi.Onu böyle vapuru kaçırmak kaygusiyle dakikalarını hesaplarken kaç yüz kere gördüm.


Oyunundan ayrılmayı istemiyen bir çocuk gibi son saniyeye kadar durur, sonra koşarak vapura yorgun argın yetişir, yahut yetişemez ve öfkesinden kızarmış bir yüzle Galata'da köprü başındaki Genio kahvesinde sonraki vapuru beklerdi.Sanırım ki her vapur kaçırışında beceriksizliğine hükmedişi artık hayatta muvaffak olamıyacağına kanaat getirmesinin sebeplerinden biri olmuştur.


...

Bir hakikat varsa onun birçok kereler güya ister ve teşebbüs eder gibi olduğu halde Kadıköyü'nü ve buradaki apartımanını her türlü bırakamamış olmasıdır.Ahmet Haşim bu tercihinin ruhi amillerini bana karşı şöyle hikaye ve tahlil etmişti:

O, akşamları yorgun ve öfkeli Kadıköy vapuruna binince sanki terliklerini ve gecelik entarisini giymiş gibi kendisini rahatlatmış, ferahlamış duyarmış.Akşam;

Bir sırma kemerdir suya baksam

Bu vapur ipek suları yararak geçerken, güya kendisini arkasına takmış da bu suların içinden sürüklüyormuş gibi, şehrin olanca tozlarından ve kirlerinden yıkandığını, günün tekmil zehirlerinden kurtulduğunu duyarmış.İskeleye çıkınca artık edebiyat ve matbuat aleminin hummalı dedikodularından uzaklaşmış, kadınlı, mahalle arkadaşlı, sakin, masum bir muhite erdiğine, burjua bir nevi "O belde"ye kavuştuğuna kanaat edermiş.


Burda bulduğu muhit ve sevdiği iklim, belki haklı olarak tercih ettiği bir "iptidaî beşeriyet" seviyesiydi.Burada şehirdeki şehirli rüzgarlar esmiyordu.Kendini mahalle komşularının asude havası içinde, nisbeten masum, muvakkat bir nevi emniyette hissederdi.Ve ihtiraslarını tutuşturan şehirle tasavvur ve tahayyül ettiği "O belde" arasında burası onca Arafat gibi bir yerdi.Şehirle bu semt arasına suyun doldurduğu bu küçük fasılanın onca böyle büyük bir hissi kıymeti vardı.Zira şairler çok kere hakikate tahammül edemezler ama kendilerini hemen daima koruyan, kurtaran bir muhayyileleri vardır.

(Varlık, sayı: 41, 15 Mart 1935)

Vaktiyle Ahmet Haşim bir akşam yolda rast geldiğimiz kör bir dilenciye titreyerek acımıştı: "Bu hayata nasıl tahammül eder?" diyordu.Geceleri karanlık bir körlük gibi varlığını istila ederek onu dünyasından ayırınca öleceğini bilen bir hasta hülyasının alemine dalıp rüya görmeden uykusuz ve siyah bir geceye nasıl tahammül edebilir?Bir dert gibi duyduğu hayatını da ayrı bir dert gibi duyduğu ölümünü de teselli eden bir sevgiyle unutmak ihtiyacında değil midir?


(Varlık, sayı: 42, 1 Nisan 1935)

---

* Mehmet Rauf

...

Mehmet Rauf'un Fikret'le bir sıhriyeti vardı.Onun halası, yahut halasının kızı olan Sermet Hanım'la evlenmişti.Fakat Fikret bana: "Rauf "halamın" yahut "halamın kızının kocasıdır" demez, "akrabamdan bir hanımla evlidir" derdi.Bu izdivaç pek hayırlı olmamış ve onlar galiba az zamanda ayrılmışlardı.Bu yüzden Fikret, Mehmet Rauf'a darılmış ve onu uzun müddet affetmemişti.Hatta, sonra affetmiş olduğunu da bilmiyorum.

...

Bir defa da Büyükada'da aşık olduğu kadınla münasebetleri, yahut münasebetsizlikleri yüzünden Mehmet Rauf, intihar etmek karariyle, dostlarına ayrı ayrı birer veda mektubu göndermiş ve bu yüzden herkesin diline düşmüştü, bu, daha Meşrutiyetten evvelki zamanlardı.O vakitki cemiyetimizde büyük bir tesanüt duygusu vardı.Bir yazarın intihar etmek istemesi niceleri alakadar etmişti.Bu, günün birinde Halit Ziya'nın Reji'deki küçücük odasına her zaman tutumlu olan Hüseyin Cahit büyük bir buhran içinde gelmiş, bir köşeye oturup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.Kendisine ölmek kararını yazmış olan Mehmet Eauf o esnada ya ölmüş bulunuyor, ya şimdi ölüyordu.Yarabbi!Ne yapmalıydı ki onun Büyükada'daki küçük evine derhal yetişebilmeliydi.Çünkü o saatte pencereler kapanmış, mangalın kömürü çoktandır tütmeye başlamış olacaktı.Biraz daha geç kalınsa zavallıyı kurtarmak imkanı olmıyacaktı.O vakitlerde telefon yoktu.Pekiy ama, telgraf vardı.Büyükada'daki resmi makamlara telgraf çekmek neden hatıra gelmemişti?İstibdat idaresinde Mehmet Rauf, belki intihar etmek isterken bile, polis karakolundan korkmuş olacaktır.Polislere telgraf gönderilse, onun belki bu intihar etme korkusunu bile kaçırmış olacaktı.Neden dolayı oraya bir telgraf çekilmediğini bilmiyorum.Bu hadiseyi bana Halit Ziya anlatmıştı.Ben de "Bu düşüncesizlik neden oldu?" diye sormadım.O sırada Adalar'a giden bir vapur bulunmuş.İskeleden heyecanla koşa koşa belki en son dakikalarda yetişebilmişler.Kapıyı zorlayrak içeri girmişler.Camları açmış, kömür mangalını kaldırmışlar.Yüzü yemyeşil, gözleri kapanmış Mehmet Rauf'u odadan ölü gibi çıkarmışlar ve kendisini doktor Celal Muhtar'ın tedavisine bırakmışlar.Mehmet Rauf'un intihar macerası aralarında günlerce konuşulmuş.

...

Refikasının yazdığı bir mektubuna göre, bir ayın on üçüncü gününde, Rauf, "Son Yıldız" ünvalı romanının bir cümlesinde: "Perişan" kelimesini yazarken, birden bire, müşterek yıldızları sönmüş ve kendileri perişan olmuşlar.Zavallının eli tutulmuş ve kendisine felç gelmiş.Anlaşılıyor ki bu mektubu yazan zavallı da pek edebiyatperest bir kadınmış.Edebi bir mektubun insanlara büyük bir tesir edeceğine kani görünüyordu.Çok tesir edeceği ümidiyle Ruşen Eşref'e pek dikkatle ve tam bir Edebiyat-ı Cedide cümleleriyle yazdığı mektubu, feci hakikate rağmen insana adeta bir tasannu hissini veriyor, ve ne hazindir ki bütün bu yazdıkları, eğer mümkün olsa etmek istediği tesirin aksine olarak, samimi ve hakiki bir mektup değil de, bir edebiyat vazifesi sayılabileceğiydi.

---

* Süleyman Nazif

...

Şair Nabedit, Süleyman Nazif'e demiş ki: "Bak, sen benim hece vezni şiirlerimi beğenmiyorsun ama, Ali Elrem okumuş, ağlamış!" Süleyman Nazif demiş ki: "Sen anlayamamışsın, ağlamışsa o, şiirin bu hale düşmesine ağlamıştır."

Süleyman Nazif'in lisan hakkındaki taassubu harikulade bir dereceye varırdı."Ermenilerin Türkçe'yi nasıl konuştuklarını bir kere işitmek eskiden yapmış olduğumuz rivayet edilen bütün Ermeni mezalimi hakkında bize hak vermeye kafi gelir!" der ve gene der ki :"Eski zamanda bizim Ermeniler'e etmiş olduğumuz eza ve cefayı onlar lisanımızdan kat kat çıkarıyorlar!"

(Milliyet, 21 Nisan 1931)

Sermet Sami Uysal
Bir Abdülhak Şinasi Hisar Vardı
Bilge Kültür Sanat Yayınları, Şubat-2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder