19 Mart 2022 Cumartesi

Lord Jim - Joseph Conrad


...

İşverenlerine göre Jim'in ortaya koyduğu bahaneler kesinlikle yetersizdi.Jim'in arkasından, "Lanet olası budala!" dediler.Jim'in aşırı duyarlılığına getirdikleri eleştiri buydu.

...

İşlerini yeterince kolaylaştıracağını bilseler bizzat şeytana bile hizmet ederdi bu adamlar.

...

Jim bir yandan hayretle, bir yandan da denizin v gökyüzünün bu muaazzam dinginliğine minnet duyarcasına, "Gemi ne kadar da istikrarlı gidiyor," diye geçirdi aklından.Böyle zamanlarda Jim'in zihninde cesaret gerektiren işler canlanıyordu: Bu hayallerden ve hayallerinde kotardığı işlerin getirdiği düşsel başarılardan haz alıyordu..Bunlar yaşamın en güzel yanları, gizli gerçeği, saklı kalmış gerçekliğiydi.Bunların görkemli bir gücü, belirsizlikten gelen bir cazibesi vardı ve kahramanca bir yürüyüşlei resmigeçit yaparcasına gözünün önünden geçiyorlardı; beraberlerinde ruhunu da alıp götürüyorlar ve başlı başına sınırsız bir özgüvenin aşk iksiriyle onu sarhoş ediyorlardı.

...

Her birimizin koruyucu bir meleği olduğuna inanmak gelir içimden; tabii eğer sizler de her birimizin yakından tanıdığı bir şeytanı olduğunu kabullenirseniz.

...

Cesaretten kastım askeri, sivil ya da özel herhangi bir cesaret değil.Doğuştan gelen ve günahın cazibesine karşı durma cesaretinden söz ediyorum.Zekâ ve bilgiye dayanmayan ama, Tanrı biliyor ya, yapmacık bir tavır takınmadan hazırlıklı ve gönüllü olmaktan, inceliksiz ve kaba olduğunu düşünseniz de paha biçilmez bir dayanabilme cesaretinden, dahili ve harici tehditler karşısında, insan doğasının gücü ve baştan çıkarıcı yozlaşması karşısında düşünmeden, eğilip bükülmeden, gerçeklerin ezici gücüne, ibret verici olayların kötü etkilerine, suç işlemeye teşvik edici fikirlere karşı dayanıklı bir inancın desteğiyle direnen o cesaret ve metanetten bahsediyorum.Fikirlerin canı cehenneme!Fikirler zihninizin bir köşesine yerleşip sizi sürekli dürtükleyen, her biri içinizdeki cevherden bir parça koparıp alan, adam gibi bir hayat sürmek ve acı çekmeden ölmek istiyorsanız birkaç basit düşünceye sıkıca tutunmanız gerektiği inancını ufak ufak zihninize zerk eden sokak serserileri, derbeder hovardalardır!

...

Jim sağda solda bazı yolcuların üzerinde yattıkları hasır minderlerden başlarını kaldırdığını, belli belirsiz insan silüetinin yerinde doğrulup oturmuş, uykulu uykulu gelen seslere bir anlığına kulak kabarttığını, ardından da birbirine geçmiş gibi karmakarışık bir görüntü çizen sandıklar, buharlı vinçler ve havalandırma fanlarının arasında kaybolduğunu görüyormuş.Bu insanların hiçbirinin o tuhaf sesi dikkate alacak kadar olayların bilincinde olmadıklarının farkındaymış.Dediğine göre, demir gövdeli dev gemi, beyaz yüzlü adamlar, tüm görüntüler, tüm sesler, gemide olan biten her şey o bilgisiz ve dindar kalabalık için aynı ölçüde tuhaf ve olayları asla anlayamayacakları için aynı ölçüde güvenilirdi.Ona öyle geliyordu ki, bu yaşananlar bir şanstı ama bunu düşünmek tek kelimeyle dehşet vericiydi.

...

"Daha suda boğulmadan nefesimin kesileceğini sandım," dedi.Kendi canının derdine düşmediğini iddia etti.Zihninde bir canlanıp bir kaybolan tek bir düşünce vardı: sekiz yüz insan, yedi sandal; sekiz yüz insan, yedi sandal."Biri kafamın içinde yüksek sesle konuşuyordu!" dedi.

...

Gözünü kırpmadan ölüme gitmeye hazırlıklı olmak ender rastlanan bir durum değil ama yenilginin kaçınılmaz olduğu bir mücadeleyi sonuna kadar sürdürecek, yürekleri delinmez bir zırhın çeliğiyle kaplı adamlar da nadiren rastlanır.Umut azaldıkça huzura erme arzusu güçlenir ve en sonunda hayatın ışığını zaptedip söndürür.Hangimiz bunu gözlemlemedik ya da duyguların had safhada yıpranmasını, çabanın beyhude olduğu hissini, huzura ermenin dayanılmaz arzusunu bizzat yaşamadık ki?Akıl almaz, üstesinden gelinmez güçlere karşı mücadele verenler -batan gemilerin sandallarındaki kazazedeler, çölde kaybolmuş gezginler, doğanın acımasız gücüne ya da cahil ve barbar kalabalıklara karşı savaşan adamlar- bunu iiyi bilirler.

...

Deniz 'yirmi bin çaydanlıktan çıkan sesler gibi' tıslayıp köpürüyormuş.Bu benim değil onun benzetmesi.

...

Ölümün gölgesinden kurtulmuş hayatların üzerine sanki çılgınlığın gölgesi düşüyordu.Geminiz sizi hayal kırıklığına uğratıp batarsa, bütün dünyanız, sizi siz yapan, zapteden, muhafaza edip koruyan dünyanız da batar.Sanki bir cehennem çukuru gibi derin okyanusun üzerinde o engin sularla temas ederek yüzen adamların ruhları aşırı kahramanlıklar sergilemek, saçmalayıp her türlü iğrençliğe bulaşmak üzere serbest bırakılmıştı.Elbette inanç, düşünce, aşk, nefret, fikir ve hatta madde ve cisimlerin dış görünüşü gibi kavramların algısı kadar, gemi kazalarının algısı da insandan insana değişir.Bu kazanın o soyutlanmışlığı, dünyadan o kopukluğu daha da pekiştirip tamamlayan rezil bir yanı vardı.Ahlakları ve idealleri daha önce böylesine zalim ve dehşete düşüren bir şakaya maruz kalmamış bu adamları insanlığın geri kalanından tamamen koparan berbat koşullar vardı.

...

Neden olmasın?Sandala atlamamış mıydım?Tek kelime etmedim.Söylemek istediğim şeyleri ifade edecek kelime yok.Eğer o anda ağzımı açsaydım ancak bir hayvan gibi uluyup böğürebilirdim.

...

Denizcinin yaşamı dışında başka hiçbir yaşamda kurulan hayaller gerçeklerden bu kadar uzak değildir; daha başlangıcından itibaren tamamen hayaller üzerine kurulan ve bu hayallerin yıkılıp bu kadar çabuk düş kırıklığına dönüştüğü, boyun eğip kabullenmenin bu kadar güçlü olduğu başka hiçbir meslek yoktur.

...

...Fakat onur -onur monsieur! Gerçek olan bir şey varsa o da onurdur.Ve insan onurunu yitirdiğinde'-yayıldığı çayırda birdenbire ayağa dikilen ürkmüş bir öküz gibi hantal bir acelecilikle ayağa fırladı- 'onur elden gittiğinde yaşamanın ne kıymeti kalır?Mesela ben bu konuda hiçbir fikir belirtemem çünkü monsieur bu konuda hiçbir bilgim yok.!

...

Geçmişe dönüp Jim'in başarısına baktığımda -gözlerimin tanıklığına ve onun samimiyetle güvencelere rağmen- bulamadığım şey buydu.Yaşam sürdükçe umut da vardır, doğru; ama korku da vardır.

...

Şahsen ben onun bir meyve bahçesinden bir şeyler aşırmaktan daha kötü bir suç işlemiş olabileceğini düşünemiyorum.Daha büyük bir kabahati var mı acaba?Belki de bana bundan söz etmeliydiniz; fakat ikimiz de birer azize dönüşeli o kadar uzun bir zaman oldu ki bizim de vaktiyle günah işlediğimizi unutmuş olabilirsiniz.

...

Sadece diyeceklerimi iyi belle; eğer bu oyuna devam edersen çok yakında dünyanın seni barındıracak kadar büyük olmadığını anlayacaksın.

... 

Ben de ona dünyanın, kabahatini saklamak için yeterince büyük olmadığını söylemiştim.

...

Stein'in ilginç bir geçmişi vardı.Bavyera'da doğmuştu ve yirmi iki yaşında gençken 1848 yılındaki devrim hareketinde faal bir rol almıştı.Durumu tehlikeye girince kaçmayı başarmış ve ilk başta Trieste'de saatçilik yaparak geçimini sağlayan yoksul bir cumhuriyetçinin yanına sığınmıştı.Oradan da işporta usulü satmak üzere bir miktar ucuz saatle yola çıkıp Tripoli'ye gitmişti.İş hayatına çok önemli bir adım atarak başlamasa da şansı yaver gitmiş...

...

"Bir böcek bilimcinin böyle konuştuğunu işitmemiştim daha önce" dedim neşeyle."Şaheser!Peki ya insan hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Gözlerini cam kutudan ayırmadan, "İnsan hayranlık uyandırıcı ama bir şaheser değil" dedi."Belki de sanatçı biraz çılgındır, ha!Ne dersiniz?Bazen insanın istenmediği, kendisine ihtiyaç duyulmayan bir yere sahip çıkmak istesin?Neden bir oraya bir buraya koşuşturup kendisiyle ilgili bu kadar yaygara yaparken, bu kadar böbürlenip, yıldızlardan bahsederken otları ayaklarının altında ezsin?"

"Kelebekleri avlarken" diye araya girdim.

...

Açıkçası, kelimelerime değil sizin hafızanıza güvenemiyorum.Sizlerin bedenlerinizi beslemek için hayal gücünüzü aç bırakacağınızdan korkmasaydım daha dokunaklı ve etkili anlatırdım.Kırıcı olmak değil amacım; hayal kurmamak hürmete değer, güven verici, kazançlı ve sıkıcıdır.Buna karşın sizlerin de hayatınızı, soğuk bir taştan çıkan alevli kıvılcımlar kadar şaşırtıcı ve ne yazık ki bir o kadar kısa ömürlü ihtişam ışıklarını doya doya yoğun yaşadığınız bir döneminiz olmuştur.

...

Sırf açgözlülüğün insanı bu kadar sabırlı, kararlı ve gayret sarf edip fedakarlık yapmaya bu denli kör bir inatla bağlı kılacağına inanmak zor geliyor.Gerçekten de böyle bir maceraya girişenler varını yoğunu, hayatlarını tatmin edicilikten uzak bir ödül uğruna tehlikeye atıyorlardı.Zenginlik geride kalanlara, memlekette yaşayanlara akabilsin diye kemiklerini uzak sahillerde ağarmaya bırakyorlardı.Onlardan daha azına katlanmış ardılları olarak bizlerin gözünde bu insanlar birer ticari temsilci olarak değil, içlerinden gelen bir sese, kanlarını kaynatan bir dürtüye, gelecek üzerine kurulan bir hayale itaat ederek bilinmezin sınırlarını zorlayan, alınlarına yazılmış bir kaderin araçları, temsilcileri olarak yüceliyordu.Hepsi de olağanüstüydü ve kabul etmek gerekir ki olağanüstü koşullara da hazırlıklıydılar.Çektikleri çileleri, gördükleri denizleri, yabancı ülkelerin geleneklerini, şaşaalı hükümdarın ihtişamını kanaatkarca hafızalarına kazıdılar ve kaderlerini kendi alınlarına yazdılar.

...

Cornelius bir yolunu bulup tüm ölümcül badirelerden sıyrılmayı başarmıştı ve hangi tarafı tutmaya mecbur kalmışsa kalsın, davranışlarının, ruhuna damgasını vuran alçaklığın izlerini taşıdığından hiç kuşkum yok.Bu onun karakteriydi; nasıl ki başkaları herkesin gözünde cömert, seçkin ya da saygın bir insansa, Cornelius da özünde ve birçoğunun gözünde tam bir alçaktı.Tabiatının bir unsuruydu bu ve tüm davranışlarına, arzularına ve duygularına nüfuz etmişti; alçakça öfkeleniyor, alçakça tebessüm ediyor ve alçakça üzülüyordu; gösterdiği nezaket ve kızgınlık da aynı biçimde alçakçaydı.Eminim aşkı da görülmemiş rezillikte bir duygudan ibaret olurdu.İğrenç bir böceğin yaşadığı aşkı düşünebiliyor musunuz?Tiksindiriciliğinde bile bir rezillik vardı ve düpedüz iğrenç bir insan bile onun yanında asilzade gibi dururdu.Cornelius bu hikayede ne ön ne de geri planda yer alır; sadece hikayedeki gençliği ve onun saflığını lekeleyen, güzel kokusunu bozan gizemli ve cenabet bir gölge gibi sinsi sinsi civarında dolaştığı görülür.

...

Hepimiz gibi o da bilinmeyenden korkuyordu ve cehaleti, bilinmeyeni sonsuz bir büyüklüğe eriştiriyordu.

...

Kuşkusuz yasalar var ve zarı attığınızda da şansınızı ayarlayan bir yasa vardır.Teraziyi dengeli ve adil tutan insanın hizmetkârı Adalet değil, tesadüf, risk ve sabırlı Zaman'ın müttefiki Talih'tir.İkimiz de aynı şeyi söylemiştik.Her ikimiz de gerçeği söylemiş miydik?Yoksa birimizden biri ya da belki de ikimiz birden gerçeği söylememiş olabilir miydik?"

...

Bütün yeryüzü uçsu bucaksız bir mezarlıkmış gibi büyük bir dinginlik ve huzur hakimdi her yana; bir süre orada öylece dikilip insanlığın bilgi ve kültür birikiminden bihaber ama yine de yazgıları gereği insanoğlunun trajik ve tuhaf acılarını paylaşmaktan ve kim bilir belki de soylu mücadelelerine katılmaktan kaçınamayan, dünyanın ücra köşelerinde gömülü yaşayan zavallıları geçirdim aklımdan.İnsan yüreği tüm dünyayı içine alacak kadar geniştir.Acıya ve yüke katlanacak kadar güçlüdür fakat o acıdan ve korkulardan kurtulacak cesaret nerededir?

...

Kılıçla oynayan kılıçla ölür.

En hayret verici yanı gerçekten yaşanmışlığı olan bu serüven böyle bir yazgının kaçınılmaz sonucu olarak çıkıyor karşımıza.Böyle bir şey olması gereliyordu.Bir yandan bunu kendi kendinize tekrarlarken bir yandan da böyle bir şeyin sondan bir önceki lütuf yılında olmasına şaşarsınız.Fakat olan olmuştur ve bunun mantığını tartışmak yersizdir.

Bu olayları sanki bizzat tanık olmuş gibi yazıyorum size.Edindiğim bilgiler bölük pörçüktü fakat parçaları birleştirdim ve ortaya anlaşılır bir tablo koymak için yeterince bilgi var.Merak ediyorum acaba bizzat Jim o yaşadıklarını nasıl anlatırdı.Bana o kadar çok içini dökmüştü ki zaman zaman şimdi çıkıp gelecek ve hikayeyi kendi kelimeleriyle, kayıtsız ama hisli sesiyle, laubali tavırlarıyla, biraz kafası karışmış, biraz incinmiş ama ara sıra da uyum sağlamasına asla faydası dokunmayan gerçek kişiliğini bir an için gözler önüne sererek anlatacak gibi geliyor bana.Bir daha asla ne sesini duyabileceğim, ne de alnındaki beyaz çizgisiyle; heyecanla koyulaşan, ölçülemez derinlikteki mavi gözleriyle gençlik ışıltısı saçan güneş yanığı pürüzsüz pembe yüzünü görebileceğim.

...

"Birbirimize hayat hikâyemizi anlatmak için mi buluştuk burada?" diye sordum ona."Sanırım ilk önce sen anlatabilirsin.Hayır mı?Peki, zaten ben de dinlemek istemediğime eminim.Kendine saklayabilirsin hikâyeni.Benimkinden daha iyi olmadığını biliyorum en azından.Ben de yaşadım sen de yaşadın ama sen pis, çamurlu toprağa temas etmeden dolaşıp gezecek kanatlara sahip olması gereken o insanlardan biriymiş gibi konuşuyorsun.Ama ne yaparsın ki o insanlardan biriymiş gibi konuşuyorsun.Ama ne yaparsın ki o toprak pis ve benim kanatlarım yok.Ben buradayım çünkü hayatımda bir kez korktum.Nerden korktuğumu bilmek ister misin?Hapishaneden.Hapse tıkılmaktan korkuyorum ve eğer bu bilgi işine yarayacaksa işte sana bunu söylemiş oldum.Anlaşıldığı kadarıyla bir hayli çıkar sağladığın bu kahrolası deliğe seni neyin soktuğunu soracak değilim.O senin şansın; benim şansıma da bir an önce kurşunu yeme ayrıcalığına sahip olmak ya da başımı alıp kendi yoluma gitmek ve açlıktan ölmek üzere buralardan kovulmak için yalvarmak düşüyor."

...

Joseph Conrad
Lord Jim
Can Yayınları
Çeviren: Erhun Yücesoy

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder