6 Temmuz 2019 Cumartesi

tevfik fikret - mehmet akif ersoy kavgası, orhan karaveli & tarih-i kadim'e zeyl, bir cevap, tevfik fikret

Fikret - Akif Kavgası

...

Bu arada vaazlarıyla ünlü bir başka şair özel sohbetlerinde Tarih'i Kadim'le ilgili duygularını "...herif, Allahıma, Peygamberime dil uzatıyor!" sözleriyle belirtecek ama düşüncelerini kağıda dökmek için nedense tam yedi yıl bekleyecektir.Sonunda, 'Sebilürreşşad' dergisinde yayınlanıp aynı yıl içinde kitap olarak basılan "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı şiiriyle Mehmet Akif 1912'de konuşacaktır.Hem de ağır sözcüklerle ve 'hükümeti' harekete geçmeye davet ederek:

...
Robert Kolej'deki sanat dahisinin kalem
Vurur bu darbeyi isterse...Çünkü haddine mi
Hükemet'in ona kalkıp da itiraz etmek?
Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!
Ya nazlanırsa?Evet, nazlanırsa yalvarırız...
Niyaza pek yüzü yoktur, hemen kanar, yalnız,
Dehaların çoğu ekzantrik ya hani,
Bu personaj'da var bir deli kılıklı mani!
Nedir mi?Arzedeyim...Gülmeyin fakat: Namus!
Deyip de zangoca başvurdular.O mecnun da
Mukaddesatına halkın, ibad'a, Mabud'a
Savurdu pencereden havruz uğratırcasına,
Gelip gelip tıkanan levsi pis karihasına
...
Görür müsün bakalım böyle bir kuduz ilhad
Ki Ferş'i çiğneyerek Arş'a hırlasın?Heyhat!
...
Ne var ne yoksa mukaddes, onunla bitti demek!
Gençliğe hak veririm...Çünkü üç beyinsiz inek
Yazıp dağıttı o mel'un isyan beratını,
Çocukların yüreğinden kopardı imanı!
...

Ve biraz sadeleştirerek, Akif'in ağır ve acımasız salvolarının devamı ve en ünlü bölümü

Ediplerimiz hele gayretle bayağı mahlukat,
Halkı aydınlatacak öyle mi bunlar, heyhat
Kimi garbın yalnız fuhşuna gönüllü simsar;
Kimi İran malı der, köhne alır hurda satar.
Eski divanlarımız dopdolu oğlanla şarap,
Buradan, fahişeden başka nedir şir-i şebap
Serseri...hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok.
Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder!



En ufak bir suçlamada bulunmadığı, hatta adını bile anmadığı Mehmet Akif Bey'in böylesi suçlamalarına muhatap olan Fikret, iki yıl bekledikten sonra 14 Kasım 1914'te "Tarih-i Kadim'e Zeyl" (Eski Çağlar Tarihine Ek) başlık ve "Bir Cevap" alt başlıklı şiiriyle, sonunda, beklenen cevabı verir Akif'e.Kitabın sonunda bugünkü dile uyarlanmış haliyle tamamını bulacağınız 80 dizelik Tarih-i Kadim'e Zeyl'de* Fikret, Akif'in aksine, kırıcı ve incitici sözcüklerden uzak durur ve başyazarı olduğu "Sırat-ı Müstakim" dergisine gönderme ile 'Molla Sırat' diye söz ettiği muhatabına 'edebi saygılarını' sunarak başlar dizelerine.Şairin, ödün vermez ve inandığından sapmaz coşkulu ve efendi kişiliğini yansıtan şiir, zaman zaman, insanı derinden etkileyen betimlemelerle sürüp gider:

Bana anlatma o güzel dini,
Bilirim ben de senin bildiğini...
...
İnsanın böyle sapmaları var;
Putunu kendi yapar, kendi tapar...
...
Bir karanlık sezerek çevrildim,
Acı bir darbe yiyip devrildim.
Şimdi cennete cehenneme aldırmadan
Süzerim evreni hayran hayran
...
Merhamet, iyilik ve yurtseverlik, hakkaniyet;
Sonra bir şaire 'zango.' dememek
...
Düşünüp işlemek ayinimdir
Yaşamak dini benim dinimdir.
Müminim; varlığa imanım var
Her kanat bir meleği açıklar.
Peygamberlere göstermem ilgi,
Bir örümcek götürür Hakka beni!..
...
Taşırım coşkun yüreğimde
İnsanın aşkını da elemini de...

Ve, şöyle bitirir sözlerini:

Din-i Hakk bence bugün Din-i Hayat
Sen ne dersin buna, Ey Molla Sırat?



*Tarih-i Kadim'e Zeyl
(Eski Çağlar Tarihi'ne Ek)

                                                         -Bir cevap-

Buyurulmuş ki:
                                                  Şimdi Allah'a söver...sonra, biraz bol para ver.
                                            Hiç utanmaz, protestanlara zagoç'luk eder.
                                                            
                                                                                                  -Molla Sırat'a-


Ben ki, üç beş pulu tercihinden
Protestanlara zangoçluk eden
Şairim...Kesin bilgi kürsüsünün ziyneti,
İslam dininin yorumcu şairi
Molla Sırat hazretlerine edebi
Saygılarımı sunarak
Tereddütsüz diyorum ki: Zangoçluk
Sıfatına layık bulunduk;
Lakin aldanma sakın üstadım,
Ben de bir parça inanırım Tanrının birliğine
Bana anlatma o güzel dini,
Bilirim ben de senin bildiğini;
Okudum ben de ilahi kitabı,
Dinledim ben de ilahi hitabı;
Ben de sizin gibi cami cami
Dolaşıp nama kıldım;
-Cennet hayaliyle meşgul hayalim,
Cehennem korkusuyla üzgün yüreğim-
Ben de tırmandım ulu Tûba'ya
Ben de çıktım Mele-i Âlâ'ya,
Ben de aşıktım ezan nağmesine
Bir koşardım ki o Allah sesine!
Ben de tesbih, dua, savm ü salât
Hepsini, hepsini yaptım, heyhât!
Çünkü telkinlere aldanmıştım,
Kandığın şeylere hep kanmıştım;
Bilmeden, görmeden iman ettim;
Sevdim Allah'ı da, peygamberi de;
O alay kaldı bugün hep geride.
Anladım çünkü hakikat başka,
Başka yoldan varılırmış Hakka.
Saydığın harikalar, mucizeler
Birer zeka büyüsüdür ki insan
Sürekli açıyor sırlarını;
Mucize gösterenler unutmuş yarını.
Aldatan ve aldanan o İsa, Musa;
Köhne bir tılsımlı yalandır asâ,
İnsanın böyle sapmaları var;
Putunu kendi yapar, kendi tapar.
Ara git kilisesini, gez Kâbe'sini,
Dinle tekbiri, işit çan sesini,
Göreceksin ki, bütün boşluktur,
Umduğun, beklediğin şey yoktur;
'Yapma', Allah'ı gibi Şeytan'ı,
Buda'sı, Ehrimen'i, Yezdan'ı,
Topunun yaradanı bir korkak kuruntu
Gölgeler, gölgeler...Onlarda derin
Bir karanlık sezerek çevrildim,
Acı bir darbe yiyip devrildim.
Şimdi cennete cehenneme aldırmadan
Süzerim evreni hayran hayran!
Ben ne tapınılan ne taptıran bilirim
Kendimi yaratılışa tapan bilirim.
Gökte binlerce mescit görürüm,
Orada vicdanımı secdede görürüm.
Bu secdedir işte benim tapınmam
Bu ibadetle geçer zamanım,
Bu ibadetle övünür, sevinirim.
Beni ben bir kayadan fark edemem:
Bir minik kuşla biriz tapmakta:
Ben de "Lailahe-ill-Allah" derim ishak kuşu da.
Doğruluk, sevgi ve vefa, tevazu,
Merhamet, iyilik ve yurtseverlik, hakkaniyet
Sonra bir şaire 'zangoç' dememek...
İşte vicdanımın yörüngesi bunlar!
Düşünüp işlemek âyinimdir,
Yaşamak dini benim dinimdir.
Müminim: Varlığa imanım var,
Her kanat bir meleği açıklar
Peygamberlere göstermem ilgi,
Bir örümcek götürür Hakka beni...
Kitabım tabiatın kitabı,
Bendedir iyinin de kötünün de sebebi.
Varırım böylece mezarıma dek,
Diriliş ve öbür dünya'ya gerek görmem pek.
Taşırım coşkun yüreğimde
İnsanın aşkını da elemini de.

Din-i Hakk bence bugün din-i hayat
Sen ne dersin buna, Ey Molla Sırat?..

Tevfik Fikret
(14 Kasım 1914)



Molla Sırat: Sebilürreşşad isimli tutucu dergide kendisine 'zangoç'luğu (Çan çalan kilise hizmetlisi) layık gören Mehmet Akif'ten, Akif'in başyazarı olduğu "Sırat-ı Müstakim" dergisine gönderme ile böyle bahsediyor.

Tûba: Cennet ağacı.

Mele-i Âlâ: Başlıca meleklerle peygamber ruhlarının kaldığı yer.

Savm ü salât: Oruç ve namaz.

Ehrimen: Fenalığın, karanlığın ilahı.

Yezdan: İyiliğin ilahı.

Din-i hakk: Hak dini.

Din-i hayat: Hayat dini.

Orhan Karaveli
Ölümünün Doksanıncı Yılında Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği (2005)
Fikret - Akif Kavgası

ölümünün doksanıncı yılında tevfik fikret ve haluk gerçeği, orhan karaveli


Aşiyan'da Bir Kurtarıcı

16 Ağustos 1918'de Mustafa Kemal Paşa yeniden 7. Ordu Komutanlığı'na getirilir ve kendisinden Filistin ve Suriye'deki İngiliz ilerleyişine karşı Halep kuzeyinde bir savunma hattı kurması istenir.İstanbul'da Harbiye Nezaretinde bu görevi aldıktan üç gün sonra Mustafa Kemal çocukluğundan beri büyük bir hayranlıkla bağlandığı Tevfik Fikret'in ikinci ölüm yıldönümündeki anma törenine katılmaya vakit bulacak ve onun -henüz mezarının bulunmadığı- Aşiyan'ında güç ve inanç tazeleyecektir, ülke apaçık bir felakete doğru hızla sürüklenirken.

Yorgun 'Benz', Sultan Aziz tarafından 1800'lerde yaptırıldığı için onun adıyla anılan Aziziye Karakolu'nu geçip dar ve bozuk yoldan sarsıla sarsıla Bebek'e ulaşır.Birkaç dakika sonra da Aşiyan'a sapan dik yokuşun başına.

İki arkadaş:

-Bundan sonrasını yürüyeceğimiz...diyerek arabadan inerler.

Otomobilin çıkamayacağı bakımsız ve daracık yokuşu tırmanırken Paşa'nın yaveri de biraz geriden onları izlemektedir.

Mustafa Kemal, koluna girdiği, Harbiye'den hocasına yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle Fikret'e olan sevgisini anlatır:

-Ben inkılap ruhunu ondan aldım.Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir.

Bir desır verir hocasına bu yokuşta:

-Yakında Anadolu'ya gidiyorum.Sen ne dersin?

Hocası Cevap verir:

-Daha ne duruyorsun?...

---



Mustafa Kemal'e Işık Tutan Şair

Esas duruşıa geçip, 'Ferda'yı yüzüne karşı ve baştan sona duraksamadan okuyan 17'sindeki Sultani öğrencisini Paşa yanına çağırarak adını sorar:

-Münir Müeyyed Paşa Hazretleri...Ankaralıyım ve ben de sizin gibi manzumeler yazıyorum.

Paşa gülümser:

-Yaaa...Demek öyle?

-Evet, Paşa Hazretleri.Ankara'ya hoşgeldiniz.Bütün 'Sultani' öğrencileri emrinizdedir.

-'Ferda'yı pek güzel okudun Münir Müeyyed "efendi" oğlum.Herhalde bilirsin, "ferda' yarın demektir.'Yarınlar' demektir.Ve yarınlar elbette bizimdir ve mutlaka bizim olacaktır.Ben de zaten bu inançla Ankara'ya geldim.Bu inançla, hep birlikte mücadeleye girmiş bulunuyoruz.Yarınlar için.Yarınların bizim olması için!...

...



Tevfik Fikret'in yer yer sadeleştirilmiş şiirleri arasında yapılacak bir küçük gezinti, Mustafa Kemal'in yüksek, soylu, hümanist, yurtsever, barışçı ve devrimci kişiliğinin oluşup gelişmesinde onun, coşkulu ve ileriyi gören dizelerinin ne kadar etkili olduğunu ortaya koyacaktır sanıyorum:

Eğilmek esaret zincirinden ağırdır boynuma (Dörtlük)
...
Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin. (Bir Tasvir Önünde)
...
Varsın bulunmasın bilecek nam ve şanını (Promete)
...
Zafer biraz da hasar ister. (Zelzele)
...
Seni kim şimdi bağlayıp saracak?
Kim şifalar verip de kurtaracak?
...
Sen yoruldukça yol uzar artar
Çalı dişler, taş ağrıtır, yırtar
...
Bütün alem kuvvetin esiridir
...
Haktadır, haktır en büyük kuvvet (Haluk'un Defteri)
...
...vatan çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir
...
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır. (Ferda)
...
İnanmak...İşte, bir büyük ışıklı yol o karanlıkta (İnanmak İhtiyacı)
...
Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın (Haluk'un Amentüsü)
...



Önüm bir yokuş, hep çakıl, hep diken
Yürürdüm fakat inat ve sabırla ben (İzler)
...
Evet sabah olacaktır, sabah olur geceler.
...
Aydınlanma...asrımızın, işte, emellerinin ruhu (Sabah Olursa)
...
Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
...
Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi (Millet Şarkısı)
...
Fikir ordusu, gayret ordusu, azim ordusuyuz biz.
Cehaletin, gecenin yıkıcısıyız, ilme hizmet ederizç (Darülmuallimin Marşı)
...
Ne svaşçı, ne savaş, ne istila
Ne sataşma, ne saltanat, ne eşkiya
...
Yalana yalnız riya ve ahmaklık ağlar (Tarih-i Kadim)





Fikret Hakkında Yazılıp Söylenenler

Fikret'in Galatasaray'dan öğrencisi ve "Tevfik Fikret Derneği" Kurucu Başkanı Ordinaryus Profesör İsmail Hikmet Ertaylan (1889-1967) anlatıyor:

"..Bir akşam Atatürk'ün sofrasındaydık.Otuz kişi kdar olmalıyız.Bazı şairlerin, bu arada Fikret'in adı anılınca sofradakilerden biri onun iyi şair olmadığını ileri sürdü.Atatürk bu sözleri duymuştu.Birden kaşları çatılarak: "Efendim?...Efendim?.." diye söze girdi."Demek, Fikret iyi şair değildi, öyle mi?O, halkın karanlıklar içinde gördüğü nûra götürmek için feryad ederken sizler neredeydiniz?Niçin içinizden kimse onun gibi feryad etmedi?Zaten, parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım!..."
...
Yeni ve bugün de kullanılan adıyla Elazığ'da o gece yaşanan bir başka anısını Avukat Hüseyin Baykara, Profesör Ertaylan'a yazdığı mektupta şöyle anlatır:

"O gece boyunca (Birkaç ay ömrü kalmış bulunan) Atatürk, beraberindekilerden, onunla -neredeyse- aynı yıl doğup aynı yıl ölecek olan devlet adamı yazar ve dilbilimci İsmail Müştak Bey'e (Mayakon, 1882-1938) Fikret'in bazı şiirlerini okutarak etrafındakilere: "...söyleyin; başka hangi şair böyle güzel ve inkılapçı şiirler yazdı?" diye sormuştur."

"Sıra; Fikret'in, Mehmet Akif tarafından '...protestanlara zangoçluk etmek'le.. suçlanması üzerine cevap olarak ayzdığı 'Tarih-i Kadime Zeyl'in son dizesi olan 'Sen ne dersin buna ey Molla Sırat?'a gelince, orada bulunanlar, memnuniyetini gösteren bir tebessümle anlamlı biçimde bakmıştır.
...




Yusuf Akçura Bey'i dinleyelim:

"Ben sanatkar Fikret'i değil, insan Fikret'i tanımak ve anlamak istiyordum...Neden böyle geçimsiz ve hırçın olmuştu?Neden halkından ve milletinden kaçmış, uzaklaşmış gibi görünüyordu.Benim bulabildiğim cevap, onun gerçek ve içten bir idealist olduğu yolundadır...İdealist; hayatın gerçekleriyle uyuşmaz, hayatı idealine uydurmak ister.Uymayınca da incinir, yaralanır, hasta olur!..Fikret de bütün idealistler gibi doğruluğun gücüne, iyiliğin üstünlüğüne, güzelliğin sevileceğine iman etmişti.İngiltere'nin bir büyük şairi vatanını çok severdi ama orada yaşayamamış, ordaki herkesle bozuşmuş, hatta ülkesi aleyhinde ağır sözler söylemişti.Önemli bir Rus edibi de ülkesini çok sevdiği için ülkesinde oturamamıştı!Fikret'e 'vicdanım terk-i tabiyet etti' dedirten, onun, milletine ve vatanına olan derin aşkı ve savdası idi."
...




Nazıma Fikret Hanım 1940 yılına kadar oturduğu 'Aşiyan'ı geçim sıkıntısı nedeniyle bu tarihte satışa çıkarmış ve talip olan Robert Kolej yönetiminden -söylendiğine göre bir miktar 'kaparo' almıştı.Durumu öğrenen İstanbul'un o zamanki Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfü Kırdar Ankara'yı uyardığından Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in teşebbüsüyle Amerikalılar vazgeçirilmiş ve Aşiyan 10.000 lira karşılığında ve İstanbul Belediyesi adına satın alınarak 1945'te 'Edebiyat-ı Cedide Müzesi" olarak hizmete açılmıştır.
...
Fuad Köprülü:

"...Fikret'in ruhu çılgın fırtınalarla köpüren bir deniz değil, hüzünlü bir göle benzerdi; (ancak) süslü perdeler arkasındaki rezaletleri, maskaralıkları, miskinlik ve alçaklık örneklerini gördükçe, daha (da) kötümser oluyordu."
...
Michigan Üniversitesi'nde makine mühendisliği diplomasını alan Halûk, 'Fikret'i soyadı olarak seçmiş ve imzasını da H.Halouk Fikret şeklinde atmıştır.Halûk sözcüğüne bir de 'o' harfi eklemesi adının doğru okunmasını sağlamak için olsa gerektir.Ünlü ressam Fikret Mualla da Fransa yıllarında adını genellikle 'Moualla' olarak yazmış ve güzel resimlerini de böyle imzalamıştır.

Fikret - Akif Kavgası

...

Yıl 1905.Abdülhamid istibdatı otuz yılını doldurmuş.Fikret'in; niteliği hiçbir zaman anlaşılmayan bir jurnal üzerine İstanbul'dan sürülen çok sevdiği babası Hüseyin Efendi, 19 yıl sonra gurbette vefat etmiş.Öyle ki, oğlunun  yerleştirildiği memuriyetten ayrılarak 'boş şeylerle uğraştığını', dolayısıyla 'adam olmadığını' düşünerek kederlenen talihsiz baba Fikret'in değil adam olamamak, iftihar edilecek  bir "büyük adam" olduğunu Urfa'da tanıştığı romancı, bürokrat, devlet ve siyaset adamı Ebubekir Hazim Tepeyran'dan (1864-1947) öğrenerek mutlu bir şaşkınlığa düşecektir.
...



Bir  "Kurban Bayramı" arifesi,.Fikret, eşi Nazıma Hanım ve çocukluktan delikanlılığa geçme yolundaki oğlu ile Boğaz'da bir sandal gezintisi yapmaktadır.Kürekleri Halûk çekiyor.Birden yanlarında bir sandal belirir.İçinde; bembeyaz, kıvrım kıvrım yünleri özenle kınalanmış iki güzel ve gösterişli koç vardır ve besbelli bir zengin konağına götürülmektedirler; ertesi sabah kurban edilmek üzere.Fikret, cebinden bir kalem çıkarır ve o andaki isyan ve üzüntünün zihnine 'düşürdüğü' dizeleri küçük bir kağıt parçasına yazar:

Din şehit ister, âsuman kurban
Her zaman, her tarafta kan, kan, kan...
...








Bu arada vaazlarıyla ünlü bir başka şair özel sohbetlerinde Tarih'i Kadim'le ilgili duygularını "..herif, Allahıma, Peygamberime dil uzatıyor!" sözleriyle belirtecek ama düşüncelerini kağıda dökmek için nedense tam yedi yıl bekleyecektir.Sonunda, 'Sebilürreşşad' dergisinde yayınlanıp aynı yıl içinde kitap olarak basılan "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı şiiriyle Mehmet Akif 1912'de konuşacaktır.Hem de ağır sözcüklerle ve 'hükümeti' harekete geçmeye davet ederek:

...
Robert Kolej'deki sanat dahisinin kalem
Vurur bu darbeyi isterse...Çünkü haddine mi
Hükemet'in ona kalkıp da itiraz etmek?
Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!
Ya nazlanırsa?Evet, nazlanırsa yalvarırız...
Niyaza pek yüzü yoktur, hemen kanar, yalnız,
Dehaların çoğu ekzantrik ya hani,
Bu personaj'da var bir deli kılıklı mani!
Nedir mi?Arzedeyim...Gülmeyin fakat: Namus!
Deyip de zangoca başvurdular.O mecnun da
Mukaddesatına halkın, ibad'a, Mabud'a
Savurdu pencereden havruz uğratırcasına,
Gelip gelip tıkanan levsi pis karihasına
...
Görür müsün bakalım böyle bir kuduz ilhad
Ki Ferş'i çiğneyerek Arş'a hırlasın?Heyhat!
...
Ne var ne yoksa mukaddes, onunla bitti demek!
Gençliğe hak veririm...Çünkü üç beyinsiz inek
Yazıp dağıttı o mel'un isyan beratını,
Çocukların yüreğinden kopardı imanı!
...

Ve biraz sadeleştirerek, Akif'in ağır ve acımasız salvolarının devamı ve en ünlü bölümü

Ediplerimiz hele gayretle bayağı mahlukat,
Halkı aydınlatacak öyle mi bunlar, heyhat
Kimi garbın yalnız fuhşuna gönüllü simsar;
Kimi İran malı der, köhne alır hurda satar.
Eski divanlarımız dopdolu oğlanla şarap,
Buradan, fahişeden başka nedir şir-i şebap
Serseri...hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok.
Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder!

En ufak bir suçlamada bulunmadığı, hatta adını bile anmadığı Mehmet Akif Bey'in böylesi suçlamalarına muhatap olan Fikret, iki yıl bekledikten sonra 14 Kasım 1914'te "Tarih-i Kadim'e Zeyl" (Eski Çağlar Tarihine Ek) başlık ve "Bir Cevap" alt başlıklı şiiriyle, sonunda, beklenen cevabı verir Akif'e.Kitabın sonunda bugünkü dile uyarlanmış haliyle tamamını bulacağınız 80 dizelik Tarih-i Kadim'e Zeyl'de Fikret, Akif'in aksine, kırıcı ve incitici sözcüklerden uzak durur ve başyazarı olduğu "Sırat-ı Müstakim" dergisine gönderme ile 'Molla Sırat' diye söz ettiği muhatabına 'edebi saygılarını' sunarak başlar dizelerine.Şairin, ödün vermez ve inandığından sapmaz coşkulu ve efendi kişiliğini yansıtan şiir, zaman zaman, insanı derinden etkileyen betimlemelerle sürüp gider:

Bana anlatma o güzel dini,
Bilirim ben de senin bildiğini...
...
İnsanın böyle sapmaları var;
Putunu kendi yapar, kendi tapar...
...
Bir karanlık sezerek çevrildim,
Acı bir darbe yiyip devrildim.
Şimdi cennete cehenneme aldırmadan
Süzerim evreni hayran hayran
...
Merhamet, iyilik ve yurtseverlik, hakkaniyet;
Sonra bir şaire 'zango.' dememek
...
Düşünüp işlemek ayinimdir
Yaşamak dini benim dinimdir.
Müminim; varlığa imanım var
Her kanat bir meleği açıklar.
Peygamberlere göstermem ilgi,
Bir örümcek götürür Hakka beni!..
...
Taşırım coşkun yüreğimde
İnsanın aşkını da elemini de...

Ve, şöyle bitirir sözlerini:

Din-i Hakk bence bugün Din-i Hayat
Sen ne dersin buna, Ey Molla Sırat?





Amerika Birleşik Devletleri'nde Halûk'la Sohbetler 

"...Babam, şiire ve edebiyata karşı özel bir yeteneğimin ve ilgimin olmadığını görerek düş kırıklığına uğramış olmalıydı.O nedenle işe yarar bir diploma alarak hayatımı kazanmam için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.İskoçya'ya ve daha sonra Amerika'ya gitmemi de Robert Kolej'deki dostlarıyla birlikte kendisi planlamıştı.Onu çok sevip sayan Amerikalı ve İngiliz hocalar burs işlerini çözümlemişlerdi ama babam da cebime yeterince altın lira koymuştu yola çıkarken.Sonuçta bu bir 'misyonerlik olayı' gibiydi ama babam da paraca desteğini esirgememişti...Diplomamı aldıktan sonra baı üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışırken bir yandan da iş hayatına girmiştim.İyi de kazanıyordum.Bunlar; çok sevdiğim ve her isteğini yerine getirmeye çalıştığım eşimi yeterince tatmin etmemiş olmalı ki, İlahiyat Fakültesi'ne yazılarak Protestanlığın çeşitli mezheplerini incelemem ricasında bulundu.Hıristiyanlığa karşı çocuk yaşlardan ilgi duyduğumdan* ve okumayı çok sevdiğimden 'hayır' demedim ve buradan da diplomamı aldı.Aslında, dinler arasında arasında fazla bir fark görmüyor ve hepsinin de, insanlara, benzer kuralları telkin etmeye çalıştığına inanıyordum..."




...
"Annemi çok severdim.Sanırım babam da severdi kendisini.Zaten dayısının kızı ve çocukluk arkadaşı idiler.Fakat annem güçlü bir kişilik sayılmazdı.Tartıştıklarını hatırlamıyorum ama ilişkileri de pek sıcak gibi görünmezdi.Buna karşılık babam da ailesi ile vakit geçirmeye düşkün değildi.Şiirleri bana ne kadar bağlı ve sevgi dolu olduğunu ele veriyor.Ah keşke daha az bağlı olup da beni ara sıra kucağına alıp okşasaydı!Hep bunu beklerdim.Belki inanmayacaksınız ama beni bir kez bile kucağına aldığını anımsamıyorum.Belki almıştır da ben unutmuşumdur.Ben ve annem akşam yemeklerimizi evdeki dadımla birlikte yerdik.Şimdi düşünüyorum da, bizimle az çok resmi ilişkiler içinde bulunması ve biraz içe dönük bir insan olması geçirdiği travmalardan kaynaklanıyordu.Düşünün Ali Efendi, daha on iki yaşında iken annesi ile büyük dayısını kaybediyor ve gidip ziyaret edeceği bir mezarları bile yok.Hac dönüşü Arabistan'da koleraya yakalanıp ölmüşler ve çölde bir yere gömülüvermişler.Çok sevdiği, üstün nitelikleri ve dürüstlüğü ile tanınmış babası ise sebebi belirsiz bir 'jurnal' üzerine Abdülhamit tarafından sürgün yollanmış ve oralarda ölüp gitmiş.Halam Sıdıka Hanım, kaba bir eşin ellerinde cehennem azabı yaşıyor ve onu da genç yaşta kaybediyor.Babamın, eniştesi Refik Bey'den nefret ettiğini çok iyi hatırlıyorum.Bunlar yetmiyormuş gibi beceriksiz ellerde çok sevdiği ülkesinin düştüğü duruma isyanını şiirlerine dökmekten başka bir şey yapamamak, sanatçı ve şair ruhlu bir insan için kolay mı?Zaman zaman ülkeyi terkedip birkaç yakın arkadaşı ve eşleriyle birlikte yurt dışında; olmazsa İstanbul'un uzağında bir yerlerde yeni bir hayat kurmayı düşlemesi yaşadığı isyanlarla ilgili olmalı..."




...
* "Nasıl bir ortamda oluştuğuna bakılmadan dinsel tercihim nedeniyle bunca suçlanarak ve küçümsenerek...Benim din değiştirmem bir günde olmadı.'Bir anda da' olmadı.Doğrudan bu yolda çalışmasalar bile kişilikleriyle beni etkileyen insanlar yok değildi çevremde.Hatta evde onlardan biraz fazlaca söz edersem babam rahatsız olurdu.Bir keresinde "Tek Tanrılı İslamiyet'ten üç Tanrılı bir dine geçmeni anlayamam..." demişti.Gene de bu konuyla pek fazla ilgilendiğini söyleyemem.'Herkesin kendi tercihidir.Nasıl istersen öyle olsun..." düşüncesinde idi.Zaten kendisinin de klasik anlamda dindar olduğu söylenemezdi.Din kavramını duygularla değil akılla değerlendiren "inançlı" bir insandı.Bir keresinde, babamın seçkin dostlarının bizim evdeki sohbetine tanık olmuştum.İçlerinden biri 'kendi çıkarları uğruna yüze Allah'ı kullanmaya ve küçük düşürmeye ne hakları var bu adamların?!..' diye isyan etmişti.Ben de çocuk kafamda 'Allah nasıl küçük düşürülebilir?..Nasıl kullanılabilir?..' diye çözmeye çalışmıştım.İşte o zamandan beri Allah ve dinler konusu zihnimi hep meşgul etmiştir.
...
Herkesin, bir yerden değiştiremeyeceği bir 'kader çizgisi' vardır.Benimki de işte böyleymiş.İyi de, rahip olacağıma sevilmeyen, güvenilmeyen bir insan olup çıksaydım beni "tükürükle boğmak" isteyenler daha mutlu mu olurlardı?Yaşım bir hayli ilerledi.Artık, istesem ve anlayış göreceğimi bilsem de Türkiye'ye gitme şansım kalmadı.Sanırım yakın bir gelecekte kimilerinin nefret ettiği bir Halûk da kalmayacak...


Nâzıma ve Tevfik Fikret

Eşi Nâzıma Hanım'dan: 


"Çeşit çeşit, boy boy şamdanları vardı.Sonra şu gördüğünüz üstüne siyah mürekkeple dört dize yazılmış (insan) kafatası!..Bir gün kendisine bir merak geldi: -Bana bir kafatası bulun, dedi.Hiç mezara gömülmemiş bir insana ait kafatası!..Yakın akrabamızdan doktorlar vardı.Tıbbiye Mektebi'nden rica ettik.Sonunda bu kafatasını buldular.Çok fakir, taşralı bir talebenin gömülmemiş başına ait imiş.Fikret onu çok severdi.Araştırıp bu ölü talebenin adını da öğrenmişti.Bazen kafatasına ismi ile hitap eder ve ona bakıp uzun uzun dalardı..."
...
"Abdülhamid'in en büyük düşmanı idi.'Kızıl Sultan'ı hiç affetmedi.Onun cülus (Cülus-i Hümayun: Padişahın tahta çıkması) geceleri İstanbul'da her yer ışıklarla donatılırken o 'Aşiyan'ın bütün lambalarını söndürür ve karanlıkta otururdu.Evde birisi yanlışlıkla bir lamba yakacak olursa çok sinirlendirdi.Tesadüfe bakın ki onu Abdülhamid'in cülus tarihi olan 19 Ağustos gecesi kaybettik.."


Hüseyin Haluk Fikret'in Mezarı


Tevfik Fikret'ten:

"Öyle bir dergi çıkarmak istiyorum ki rehbersiz kalmış, zorba kuvvetlere boyun eğmiş gençlere yol göstersin.Onları aydınlatsın.'Aşiyan' benim değil, gerçek adına savaşacak temiz ve cesur gençlerindir.Fakat öyle mebusluk, bakanlık peşindekilerin değil.Her zorba kuvvete, her baskıya karşı fikir adına canlarını vermeye hazır gençlerin.Gelsinler, burada çalışsınlar.Ben onların sobalarını yakayım; çaylarını getireyim.Onları gördükçe mutlu olayım!Belki o vakit kuvvet bulurum.Tazeleşirim.Fakat, bizim sessiz kalışımızdan kuvvet bulanlar; kendi hataları yüzünden çürümüş olan bu efendiler acaba böyle bir dergiyi yaşatırlar mı?Onlara hayat veren bizden korkmalarıdır.Biz biraz kendimizi göstersek sindiklerini ve düştüklerini göreceksiniz!"

Dostları, doktorlar onu yaşatmak için her gün 'Aşiyan'a tırmanıyorlar, hatta burada ve az çok ilkel koşullarda zorunlu cerrahi müdahaleler yapılırken ne denli acı çektiğini göstermemeye çalışıyordu.

"...Ölümün artık yaklaştığını hissediyorum.Bunun için de memnunum.Çünkü bu hayat artık bana pek ağır geliyor ve iyileşirim diye korkuyorum.Ölümün lezzetini katre katre tadıyorum ve bu benim için bir teselli oluyor!.."




Sadeleştirilmiş Şiirlerinden









Orhan Karaveli
Ölümünün Doksanıncı Yılında 
Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği
Yeniden Sadeleştirilen Şiirleriyle
-2005-

5 Temmuz 2019 Cuma

işbirlikçi dolunay, içinden tramvay geçen şarkı, ferhan şensoy


İşbirlikçi Dolunay
Ferhan Şensoy - Grup Gündoğarken
İçinden Tramvay Geçen Şarkı (1986)


Derin ırmak duruldu, ırmak duruldu
Heidelberg’in dışına fabrikalar kuruldu
Sosyalistler vuruldu, ırmak duruldu
Derin ırmak duruldu
Dört bir yana fabrikalar kuruldu

Heidelberg’in boku çıktı
Fabrikada komandolar var

Alaman’da iç savaş
Berlin’de bir dolunay
Şavkın vursun bacadan
Pencereden dolunay

İşbirlikçi dolunay
Gözlerin mahmur mahmur
Uykusuz mu kaldın ki
Dünkü geceden

İşbirlikçi dolunay
Güneş güzel sen çirkin
İşbirlikçi dolunay
Güneş güzel sen çirkin

Eeeee eeeee eeeee e!
Eeeee eeeee eeeee e!

Dandini Fritz dandini
Uyursan da büyürsün uyumasan da
Dandini Fritz dandini
Haniyada senin elli dirhem güvencen

Eeeee eeeee eeeee e!
Eeeee eeeee eeeee e!

Dandini Friedrich dandini
Friedrich zaten uysaldır
Dandini mandini istemez
Bizim Friedrich maşallah
Bir koydu mu kafayı
Top atsanız uyanmaz
Uyan yavrum Friedrich
Aya bak yıldıza bak
İyi belle Friedrich

Devletin özü kuvvet
Kuvvetin işi savaş
Devletin özü kuvvet
Kuvvetin işi savaş
Haydi bastır Almanya
Führer sana helal olsun bu yolda

Eeeee eeeee eeeee e!
Eeeee eeeee eeeee e!



Dandini Fritz dandini
Fritz zaten cevval çocuk
Büyür hemencecik
Fritz’in babası kırtasiyeci
Fritz’in elinde cibre kalemler
Fritz’in elleri küçücük çocuk elleri
Ama Fritz cevval çocuk
Çalışıyor çabalıyor yazı yazıyor
Dandini Fritz dandini

Eeeee eeeee eeeee e!
Eeeee eeeee eeeee e!

Dolunaydan bihaber
Bizim Friedrich iyileşir
Dili çözülür laf konuşur
Bir bakılır, bizim Friedrich gerizeka
Friedrich’in babası oyuncakçıdır
Friedrich’in elinde tanklar, tüfekler
Friedrich’in elleri kocaman
Çalışıyor, çabalıyor bulamıyor tetiği
Dandini Friedrich dandini

Eeeee eeeee eeeee e!
Eeeee eeeee eeeee e!

Fritz kâğıda evvela kendi adın yazıyor
Kâğıt beyaz, gece kara, Fritz gayyur
Yaz oğlum Fritz, bu eliftir, bu cimbom
Bas virgülü mürekkebin gözüne
Yaz oğlum Fritz

Devletin özü kuvvet
Kuvvetin işi savaş
Devletin özü kuvvet
Kuvvetin işi savaş
Haydi bastır Almanya
Führer sana helal olsun bu yollar

Fakat Fritz Führer’i fazla sevmedi
Bildiğin okudu bildiğin yazdı
Bizim gerizeka Friedrich maşallah Führer’e hayran
Öl dese ölürdü bir akşamüstü
Öldür dese öldürür, bir akşamüstü

İşbirlikçi dolunay
Düğüm çözüldü

Bizim gerizeka Friedrich büyüyüp de 
bir gün üniversite önünde vurunca Fritz’i, 
gazeteler aynen şöyle yazdı:
“Çatışma oldu, bir Fritz öldü!”

İşbirlikçi dolunay
Gözlerin kanlı
...



Karl Valentin - Ferhan Şensoy
İşbirlikçi Dolunay
Grup Gündoğarken
İçinden Tramvay Geçen Şarkı

wolfgang borchert toplu öyküleri, ama fareler uyurlar geceleyin

..
Hücrenin kapısı itilerek kapatılmıştı üzerime, itilerek evet, çünkü akıl almayacak kadar kalın olan bir kapının çarpılarak kapatılması olanaksızdır.
...
Bir örümcek gittiği yere iplikçiği öre öre sürüyüp götürür ardından, bu ipliğe güvenerek tehlikeye atabilir yaşamını, düşmeyi ve düşerken kendini tutmayı göze alabilir.Biz düştüğümüzde bizi tutacak iplik nerede?
...
Muhallebi çocuğu, muhallebi çocuğu!Rüzgar ağlarını parçalamıştı örümceğin, ama örümcek bir karınca hamaratlığıyla bir yenisini örmüştü ve beni, altmış iki kiloya yakın ağırlıktaki insanı, uçuruma her yuvarlanışımda iplikçikleriyle yakaladı.Ona teşekkür ettim, ama o hiç aldırmadı.
...
Doğru, nefret ediyordum ondan, çünkü ne diye bu peruk -adama bu ismi vereceğim, daha sade böylesi- önüm sıra yürür benim, serçe yavruları henüz uçmak nedir bilmeden dam oluklarından yere düşüp can verirken o sürdürür yaşamını.

(Karahindiba)

---

...
"Bilmiyor değilim, bilmiyor değilim" dedi solgun yüzlü genç."Annem her sabah söyler, 'paltonu giy, kasım ayındayız' der.Ama nereden bilecek paltomun olmadığını.Yaşamıyor ki artık."

Genç adam, için için yanan izmariti aldı ve sallana sallana yürüyüp indi tramvaydan.Sis vardı dışarıda.Öğlesonrası ve kasım vardı.Ve çok solgun genç bir adam, ağzında sigara izmariti, ıssız öğlesonrası içinden yürüyüp gitti.Açlık çekiyordu.Paltosu yoktu.Annesi ölmüştü ve aylardan kasımdı.Ve tramvayda ötekiler oturuyordu ve nefes almıyordu hiçbiri.Gözaltı torbaları, usulcacık ve üzgün titriyordu.Ve biletçi kocaman kocaman çarpık yüzler çiziyordu cama.Kocaman kocaman çarpık yüzler.

(Sesler Havada - Gecede)

---

Bizler bağlanma nedir, derinlik nedir bilmeyen bir kuşağız.Bizim derinliğimiz uçurumdur.Mutluluk nedir, yurt nedir ve veda nedir bilmeyen bir kuşağız.Bizim güneşimiz avuç içi kadardır, sevgimiz kıyıcı ve gençliğimiz gençlikten uzak.Ve sınır nedir, engel nedir ve kollanıp gözetilme nedir bilmeyen bir kuşağız - çocukluğun parmaklıklı kafesinden, bizi horlayanların bizim için hazırladığı bir dünya içine savrulup atılmışız.

(Veda Nedir Bilmeyen Kuşak)

---

...Onlar da bizim gibidir.Yurtlarında ölecekler güvencesini verecek kimse yoktur kendilerine.Huzur tanımazlar ve gece dinlencelerinden yoksundurlar.

(Trenler, Öğlesonraları ve Geceler)

---

...
Bir zamanlar bir kardeşi vardı.İki dosttular kardeşiyle.Ama sonra bir demir parçası, iğrenç bir böcek gibi havada vınlayarak kardeşinin üzerine geldi.Savaş vardı çünkü.Ve demir parçası bir yağmur damlası gibi yapışıp kaldı kardeşinin derisine: Birden kan, gelincik gibi çiçek açtı karda.Gökyüzü lacivert taşıydı, ama çığlığı kabullenmedi.Ve kardeşinin son çığlığı vatan olmadı.Anne de, Tanrı da olmadı.Onun son çığlığı buruktu ve keskin: Lanet olsun! Yavaşcacık: Lanet olsun! Ve çığlık ağzını kapadı.Bir daha hiç açılmamak üzere.Bitti.

(Bitti Bitti) 

--- 

Mammut Gömütlüğü'ndeki, içinde ölülerin ölümlerini hayal ederek zaman geçirdiği, bütün ölümleri boyunca martıları, kızları, gemi direklerini, duvarları, mayıs akşamlarını ve deniz rüzgarlarını hayal edip durduğu, kuşların renkli cıvıltılarıyla dolup taşan dünyanın dünyanın bu en bakımlı balta girmemiş ormanıdır.Mammut Gömütlüğü'nde ölülerin, kurtbağırlarından bir çitle çevrilmiş bir alan içinde saf saf tıkılan, bir nişan gibi çuhaçiçekleri ve gül fidanlarıyla ödüllendirilen ölülerin yaşayanlara göz kulak olduğu, çalışan erkeklerin ve doğum yapan kadınların alın terlerini ve çığlıklarını paylaşmak zorunda kaldıkları yoksul bir askeri gömütlük değildir -ah, buradaki ölüler ölmüş olmalarının keyfini çıkaramazlar!Oysa Ohlendorf'ta- burada çene çalıp durur ölüler, ölümsüz yaşamdan konuşurlar!Çünkü yşamı unutmazlar hiç -kenti kentlerini akıllarındn çıkaramazlar.

(Kent, Kent: Gökyüzü ve Yeryüzü Arasında Anne - Hamburg)

--- 

Biz bowling oyuncuları
Ama toplar da bizi
Devrilen kukalar da
Ve gümbür gümbür öten
Oyun yeri, yüreklerimiz

(Bowling Oyunu)

---

Haftada bir salı vardır.
Yılda elli
Ve savaşta bir yığın.
...
Frtiz Baba'nın tenekeden bir kupası vardı.Şişlo Berta'nın mermileri Paris'e ulaştı.Savaşta herkesin babası askerdir.

(Bu Salı)

---

...
Evet ölüleri yiyor da fareler.İnsanları yiyor.Hep insanları yiyerek yaşıyorlar.
Kim diyor?
Öğretmenimiz söyledi.
Sen de şimdi fareleri bekliyorsun burada, öyle mi , diye sordu adam.
Yo, fareleri değil, dedi Jürgen.Sonra usulcacık: Kardeşim kardeşim burada yatıyor da.İşte burada.Jürgen elindeki sopayla birbiri üzerine çökmüş duvarları gösterdi.Evimize bir bomba düştüHemen ışık söndü bodrumda.Kardeşim de kayboldu.O kadar bağırdık, hiç.Benden çok küçüktü kardeşim.Dört yaşındaydı daha.Hâlâ burada olcacak.Benden çok küçüktü o.

Adam yukarıdan darmadağın saçlarına bakıyordu oğlanın.Sonra birden: Peki, öğretmeniniz size farelerin geceleri uyuduğunu söylemedi mi, diye sordu.

Hayır, diye fısıldadı Jürgen.Ansızın pek yorgun bir ifade belirdi yüzünde.

Hele bak, dedi adam.O nasıl öğretmenmiş öyle, bunu bilmiyor.Fareler gece oldu mu uyur.Geceleyin korkmadan eve gidebilirsin.Fareler geceleri uyur hep.Ortalık kararır kararmaz başlarlar uyumaya

Jürgen, elindeki sopayla küçük küçük çukurlar açıyordu yıkıntıda.Küçük küçük yatak bunların hepsi, diye düşünüyordu.Küçük küçük yatak hepsi.

(Ama Fareler Uyurlar Geceleyin)

---




Küçük kızın ayakları var, bir elin parmakları gibi incecik.Kışın parmaklar gibi.Öylesine ince, öylesine kırmızı, öylesine mor, öylesine ince.Sol iki üç dört yürüyor ayaklar.Küçük kız boyuna diyor ki ve Bay Fischer kızın yanı başında yürüyor, kız boyuna diyor ki: Ah, sevgili Tanrım, çorba ver bana, ah, sevgili Tanrım, çorba ver bana.Bir kaşıkçık n'olur.Bir kaşıkçık n'olur.Kızın annesinin saçları var, ölü saçları artık.Hanidir ölü.Kızın annesi diyor ki: Sevgili Tanrı sana çorba veremez, sana çorba veremez.Neden vermezmiş?Kaşığı yok da ondan.Kaşığı yok da.Küçük kız parmak bacaklar üzerinde yürüyor, incecik ve mor kış bacakları üzerinde, annesinin yanında.Bay Fischer kızın yanı başında yürüyor.Annesinin saçları ölü saçları artık.Saçlar annesinin başına artık bir yabancı ki.Ve küçük kız annesinin çevresinde, Bay Fischer'in çevresinde dans eder gibi dönüyor.Kaşığı yok ki.İşte böyle, dans eder gibi dönüyor küçük kız.Ve Bay Fischer arkalarından yürüyor, onların yanı başında dünya dalgasında yalpalayıp duruyor.Ama Teğmen Fischer komut veriyor: Sol iki hey de aaman piyade yaman, Bay Fischer, sol iki ve küçük kız şarkı söylüyor arada: Kaşığı yok ki.Kaşığı yok ki.Ve ikidir Bay Fischer serilip kaldı yerde şimdiye değin.Açlıktan serilip kaldı.Ve öteki Fischer komut veriyor: Hey de aman hey de aman piyade piyade piyade...
...
Bir ben.Ben hâlâ yoldayım.Hâlâ hâlâ yolda.Ta ne vakittir ta ne vakittir ta ne vakittir yolda ta yolda.Yol uzun.Yolu ve açlığı tüketemeyeceğim  galiba.Her ikisi de bir uzun ki.

(Uzun Uzun Yollar Uzunluğunca)

--- 

Savaş bitince, asker evine döndü.Ama ekmek bulamadı yiyecek.Derken birine rastladı, ekmek vardı elinde.Adamı vurup öldürdü.

Kimseyi öldüremeyeceğini bilmiyor musun, dedi yargıç.
Neden öldürmeyeyim, diye sordu asker.
...
Bir zaman iki adam vardı.İki yaşındayken elleriyle birbirlerine vurmuşlardı.

On iki yaşına geldiklerinde sopalarla yaptılar ayn şeyi ve birbirlerine taşlar attılar.

Yirmi iki yaşına geldiklerinde, silahlarla birbirlerine ateş ettiler.

Kırk ikisine geldiklerinde, bombalar yağdırdılar birbirlerinin üzerine.

Altmış iki yaşına geldiklerinde birbirlerine bakterilerle saldırdılar.

Seksen iki yaşına geldiklerinde, bu dünyadan göçüp yan yana gömüldüler.

Yüz yıl sonra solucanın biri iki adamın mezarlarında karnını doyururken, içlerinde birbirinden ayrı iki insanın yattığını hiç fark etmedi.Toprak aynıydı çünkü.Hep aynı toprak.

(Okuma Kitabı Öyküleri)

---

I
Ne tuhaf, diye düşündü lise son sınıf öğrencisi Hans Hellkopf savaşta, bizim tabur komutanı bana hep lisedeki bir öğretmenimizi anımsatıyor.

II
Ne tuhaf, diye düşündü lise sınıf öğrencisi Hans Hellkopf savaştan sonra, bizim öğretmen bana hep tabur komutanımızı anımsatıyor.Saçlardan olacak herhalde.

III
Ne tuhaf, dedi lise öğretmeni Dr. Olaf yanındaki meslektaşına, bizim son sınıf öğrencilerini bahçeden dersliklere girerken gördüm mü, aklıma hep savaştaki taburumuz geliyor.O körpe ve pırıl pırıl yüzlerden olacak herhalde.Yüzlerden mi, dedi meslektaşı.Çizmelerden, sevgili dostum, çizmelerden.

(Tuhaf)

---

Acaba hiç içeri girdiniz mi?Bağışlayın, girmediniz tabii.Ama inanın bana, hiç de o kadar zor değil içeri girmek.Bunun tersi, yani içeriden dışarı çıkmak çok daha zordur genellikle.Mahkeme sırasında öğrendiğime göre, sözde sarhoşluğa benzer bir durumdayken, bir yerde, bir tarihte, biri hakkında çirkin bir söz sarfetmişim de bu sözde bir bit yeniği varmış.Asla yapılmayacak bir şey hani.Nitekim, Danimarka devletinde bir bit yeniği olduğunu söyleyen Hamlet de böyle bir şeyin söylenmemesi gerektiğini bizzat yaşamış, görmüştü.

(Ching Ling, Sinek Hanımefendi)

--- 

Öyle bir kahkaha ki, dev bir kelerin İlkçağ'da çıkardığı seslere benziyordu.

(Şişifoş ya da Dayımın Garsonu)


Wolfgang Borchert
Ama Fareler Uyurlar Geceleyin
Toplu Öyküler
Yapı Kredi Yayınları
Çeviren: Kâmuran Şipal